• 0

    Işık neden bir ortam içerisinde daha yavaş hareket eder?

    Vide supra 21 Nisan 2017
  • 0
    Mümkün olan tüm ayrıntısına kadar, bildiğiniz ne varsa yorum yapmanızı isteyeceğim. Konunun klasik ve kuantum yaklaşımı şeklinde aslında aynı olsa da iki farklı yorumu var galiba.
    http://physicscentral.com/explore/action/light.cfm
    https://m.youtube.com/watch?v=CiHN0ZWE5bk
    https://m.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=YW8KuMtVpug

    Burtay bey bu konu için özellikle üzerine düşündünüz mü bilmiyorum ama aklınızda bunlardan farklı bir açıklama varsa duymayı isterim.
    Vide supra 21 Nisan 2017
  • 0
    Hız değil mesafe değişir.
    venividi 21 Nisan 2017
  • 0
    Yukarıdaki metni okuyabildim sadece. Videolar ise yaklaşık yarım saat alacak ve mesai vakti, dikkatimi vererek dinlemem mümkün değil. Şöyle üstünkörü bakabildim sadece...
    Eğer ne ifade ettiklerini, farklılıklarını kısaca buraya yazarsanız, farklı görüşler açından bize faydalı olur. Bende dinlemeye hazır bir zihin yapısında olunca, videolara bakacağım.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    Konu üzerinde çok ayrıntılı düşünmedim. Çünkü bana göre doğal, zaten olması gereken bir yapı.
    Zaten öyle. Ama bu, durumu olduğu gibi kabul edip, sorgulamadığım anlamına gelmiyor.
    Kendi varsayımımda bunu gerektirdiği için öyle değerlendirdim.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

    Bence bizim ilk hatamız; fotonun hızını sabit olarak kabul etmemiz.
    Bence ikinci hatamız; elektromanyetik dalgaların hızını sabit kabul etmemiz.
    Işık, bu ikisinin sistemi olduğu için, daha olayı ele alırken 2 hata ile başlıyoruz demektir...
    Peki sabit olan ne?
    Bence üçüncü hatamız ya da eksiğimiz ise; evrenin salt vacuum olduğunu (artık) kabul etmemiz.
    xxxxxxxxxxxxxxxxx

    Bana göre, evrenin dokusu dalgalı. Bir kaç yönlü olduğu için, bize titreşim olarak yansıyor ama dalgalı. Bu dalgaların, bu dokudaki hızları C. Bu en yüksek hız. Aynı zamanda dalgaların, bu dokunun ortalama, "en düşük yoğunluğundaki" hızı...

    Salt enerjiden oluşan bu düşük yoğunluklu dokuya bir etki yaptığınızda, (dalgalı denize atılan bir taş gibi de düşünebilirsiniz) , mesela bir el feneri, bu etki yaptığınız ortamdan etrafa yeni bir dalgalanım yayılır.
    Bu dalgaların gücü ve özellikleri, yapılan etkinin özelliklerine (atılan taşın aktardığı enerji miktarı gibi) bağlıdır.
    Evrenimizdeki bu tür etkileri, elektromanyetik dalgalar olarak tanımlıyoruz.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    Şimdi elimizde 2 farklı tür dalga var.
    a) Bir tanesi zemin, temel, özel; dokuyu oluşturan.
    b) Diğeri bu dalga ile oluşan dokuyu tek bir sistem olarak algılayan ve tepki verene ait. Daha genel, yaygın, görülen.

    xxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
    Zemini oluşturan dalgaların frekansları ve aktardıkları başlangıç enerjileri "sabit". "Evrendeki tek sabit şey de bu zaten.
    Dalgalar bu enerjiyi aktarırken oluşan akışkan zeminde, oluşan yeni dalgalarda ( elektromanyetik dalgalarda) onlara zemin oluşturan dalgaların hızına bağımlılar.

    Tüm dalgaların, daha yoğun ortamdan geçerken, hızları düşer. Aktardıkları enerji ise değişmez.

    Durum bundan ibaret.

    Değişimini gördüğümüz diğer şey ise, bu dalgaların üzerinde sörfçü gezgin fotonun, dalganın hareketinden bağımsız olarak taşıdığı enerjinin bir kısmını (veya tamamını) , içinden geçtiği ortama bırakması.

    Sonuç:
    1) Dokuya temel olan dalga bu ortamdan geçerken, daha yüksek enerji yoğunluğu olduğu için kırılır, hızı düşer. (Bu kısa geçiş aralığı içinde olsa zaman yavaşlar.)
    2) Dokuda oluşan elektromanyetik dalga, dokuda hareket ederken, aynı yoğun ortamdan geçiyorsa, o da dokunun hareketlerini ve durumunu uyumlu olarak izler. Kırılır, yavaşlar.

    3) Elektromanyetik dalganın taşıdığı-ittiği foton da, elektromanyetik dalganın özelliklerine uyumlu olarak bağımlı ilerler. Yavaşlar. Titreşim yönü,( enerjisini taşıdığı alan) elektromanyetik dalganın hareket vektörüne dik olduğu için, bu titreşimi sayesinde ortamdaki parçacıklar ile etkileşir ve enerji kaybeder.
    Ortamdan çıktığında, artık yeni enerji düzeyine göre titreşim yapar.

    En kısa ve basit anlatımım bu...
  • 0
    Ortam bilindiği üzere atomlardan oluşur mutlaka. Bildiğimiz ortam ise eğer. Işık eğer bir atoma yansıdı mı biz onu görürüz. Hiç bir şeye yansımadan giderse sadece ışığın kaynağını görürüz. Dolayısıyla ışık bulduğu her boşluktan aynı hızla devam ediyor. Lakin kafa şu da takıldı;
    Maddenin daha yoğun olduğu bir ortamda gerilim fazladır. Her madde bulunduğu ortamı biraz da büker. Tıpkı bir örtüye bilye bırakınca bükülmesi gibi. Işık da bu bükülmelerden dolayı çok daha az hız kaybına uğrar. Benim düşüncem bu.
    abdullah başaran 21 Nisan 2017
  • +1
    Vide Supra,
    Mümkün olan tüm ayrıntısına kadar bilinen ne varsa yorum yapılmasını istediğiniz için ben de kendi açımdan yorumumu yapabilirim diye düşündüm.

    Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. "Işık, ışık hızında doğar ve bu hız sabittir." Eğer durağan olup, sonradan hızlanarak ışık hızına erişmiş olsaydı o zaman bu hızın sabit olduğunu söyleyemezdik. Ama ışık hızı, ışık için ve diğer kütlesiz parçacıklar için sabittir. O hızda doğarlar ve hızları hiç değişmeden yollarına devam ederler.

    Işığın yavaşlaması veya durdurulması gibi bir şey mümkün değildir. Eğer yavaşlıyor veya duruyor gibi görünüyorsa, bunu başka şekilde açıklamak gerekir. Yani yavaşlayan veya duran ışık değildir. O hep aynı hızdadır. Yavaşladığı veya durduğu söylenen ortama baktığımızda bu durum açıklığa kavuşur. Işığın yoğun bir ortamda çok fazla etkileşim yapması yüzünden, ortam boşken katedeceği zamandan daha fazla bir zaman harcaması onun hızının değiştiğini göstermez. Yine aynı şekilde, ışığın hapsedildiği, yani ya döngüsel olarak, ya da tam yansıma sağlayan bir aynalar sistemi gibi kristalize bir yapı içinde hapsedilmesi mümkündür. Ve bunu "ışığı durdurduk" şeklinde açıklamak gerçeği yansıtmaz gibi geliyor bana. Çünkü ışık durmaz, sadece hapsedilmiştir.
    Necmi Tüfek 22 Nisan 2017
  • +1
    Burtay Bey,
    Feynman, elektromanyetik etkileşmeler için şöyle diyor.
    1-Foton bir yerden diğerine gider.
    2-Elektron bir yerden diğerine gider.
    3-Elektron fotonları soğurur ve fırlatır.

    Evrendeki tüm oluşumlar ve etkileşimler bu üç maddeyle açıklanır. (Kütleçekim ve bazı çekirdek tepkimelerindeki radyasyon yayılımı hariç)
    Yani, evrendeki olayların hepsi yukarıdaki bu üç maddeyle hesaplanabilir ve ayrıca başka bir zemin itkisine veya etkisine ihtiyaç yoktur. Yani hesaplara bir zemin etkisi veya EMD gibi bir etki katılmaz ve sonuçlar hep doğru çıkar.

    Yukarıdaki yazınızda diyorsunuz ki; 2 tür farklı dalga var. Biri temel, zemin, dokuyu oluşturur, diğeri bu doku üzerinde hareket eder, etkileşir.

    Sizin bu söyleminiz, aynen Maxwell'in eter (esir) kavramı anlamına geliyor. Einstein ve Maxwell bunu tartıştılar ve doğal olarak Einstein kazandı. O zamandan bu yana da bilim ve teknoloji EMD gibi veya ETER gibi zeminlere ihtiyaç duymadan bu güne kadar geldi. Bundan sonra da yine yoluna devam edecek.

    EMD veya ETER eğer hesaplara katılacak etkiler yapsaydılar emin olun şimdiye kadar bu sorun çoktan çözülmüş olurdu. Ama denklemlere girdi olarak yansımayan bir eleman "yok" sayılır ve zaten bir etkisi olmadığı için de "yoktur" bence...

    Necmi Tüfek 22 Nisan 2017
  • 0
    Necmi Bey,
    Merhaba... Sonunda anlatım için sanırım doğru bir yol buldum kafamdakini...:-)
    Yoksa bu kadar net ve güzel 8güçlü dayankaları ile) bir açıklama ile eleştiremezdiniz.

    Konu üzerinde uzun süre inceleme yaptım. Higgs alanından başlayaraktan, bir çok bilimcinin hala bir şekilde bir esir kavramına ihtiyaç duyduğunu gördükçe, bu koudaki güvvenim arttı.

    Maxwell'in esir kavramına katılıyorum. Her ne kadar Einstein kazanmış olsa da... Morleyson deneyi de bence bir yanlış yorumlama sonucu varılmış bir sonuç.

    Parçacık yaklaşımı bizi bir dereceye kadar getirdi. Üstelik büyük başarılara imza attı. Ve atacakta. Ancak getirmiş olduğu derece'nin altında daha derinlerde yeni katmanlar var. Bilgimiz artıkça, bu katmanlara indikçe, parçacık yaklaşımı tıkanıyor.
    Aslında aynı etkinin ve kuralların sonucu olan 3 temel kuvveti, kütleçekim ile birleştiremiyor oluşu da bu tıkanıklığın bir sonucu...
    Nasıl newton fiziği belii düzeye kadar olan hesaplamalarda yeterli ve doğru cevaplar üretiyorsa, madde ile ilgili konularda da parçacık fiziği bize aynı şekilde cevaplar hep verecek.

    Ama daha derine iniyoruz artık.
    Üstelik Einstein bile özellikle genel görelilikte, esir kavramından tam vazgeçmiş değildi. Daha sonra özel göreliliği keşfederken, esir kavramı olmadan geliştirebildi.

    Varsayımım, hem genel, hem de özel göreliliği, farklı bir kavramla esir kavramı vasıtasıyla da açılayabiliyor. Üstelik ikisi içinde aynı malzemeyei ve kuralları kullanıyor.
    Üstüne üstlük, aynı vasıta ve kurallar ile diğer üç kuvvete de yaklaşabiliyor.

    Yaklaşımımın özünde şu var. "Enerji yoktan var olmaz, var'dan yok olmaz.
    Milyarlarca yıldır, etrafa muazzam enerji saçan sistemlerin, (kütleçekim dalgaları, ışımalar, titreşimler, vs.) bu enerjilerinin içsel olamayacağını düşünüyorum.
    Hangi nesneye ne kadar enerji yüklerseniz yükleyin, etrafına bir şekilde enerji saçtığı sürece, bu enerjinin düzeyinin zamanla değişmesi, azalması gerekir.
    Eğer sistem hala ilk baştaki kadar enerji yoğunluğuna sahip ise, bu durumda kayıp olan enerjinin bir başka araç ile tamamlanıyor, besleniyor olması lazım"a dayanıyor.

    Bir elektronun yaklaşık 40 milyarlık bozunma süreci boyunca, titreşimi ile etrafına aktardığı enerji ancak tükeniyorsa, ki parçacık yaklaşımı bunu öngörüyor, hatalı olabilirim.

    Evet haklısınız, fotonun hızı doğuşundan itibaren "C" dir. Üstelik yüklenmiş enerji miktarı ne olursa olsun. Çünkü o bir başkasının sırtında gidiyor. Kendi enerjisi ile değil.

    Kütlenin tanımlayan dalgalarla aynı hızda gidebiliyor. Bu sörfçünün, sörf yaptığı dalganın hareket doğrultusunda aynı hızda iken, dalgaya göre basıncının (kütlenin)da olmayışı gibi bir şey bu. Daha doğrusu serbest düşmenin farklı bir şekli.

    Dalganın iç eğimi ne olursa olsun, üzerindeki herhangi bir parçacık, dalganın hareket vektörü üzerinde sabit bir doğrultuda kalır. Bu da fotonun doğrusal gitmesine uygun.

    Dalga üzerinde/içinde hareket ettiği zeminin, eğimine, yönüne göre uyum sağlayabilir. Kütle ile bükülen uzay dokusundaki elektromanyetik dalgalarında, bu eğime uyması doğaldır. Ona bağımı hareket eden foton da aynı şekilde davranıyor olarak tespit edilecektir, doğallıkla..

    Işığı durdurma konusunda haklısınız ama hapsetme konusunda emin değilim. Bana daha çok fotonu taşıyan dalgaların hapsedildiği, o ortamda oradan oraya yansıtılarak, doğal güzergahından farklı bir rotaya konulduğu izlenimi veriyor.
    Eğer haklı isem, bu duruma sağlayan ortama, farklı ve dik bir ışın verildiğinde (mesela lazer), işlem bittiğinde foton miktarı ve yapısı değişmiş olmalı. Belki lazer ortamdaki maddeyi uyararak, elektronlardan yeni fotonlar çıkartacak ve götürdüğü kadarına eşit olacak bu ama, önemli bir miktar fotonun titreşim frekansları (bence) muhakkak değişmiş olmalı.
    Tabii doğru sonucu deneyciler biliyor.

    Elektronda bir yerden bir yere gider. Üstelik aynı mantıkla gider. Ama kütlesi olduğu için, onu taşıyan dalganın içine daha çok gömülür. Daha sonra kazandığı momentum ile içinde bulunduğu dalganın taşıyamayacağı kadar kütle kazandığında, o dalgadan ayrılır bu arada momentum enerjisinin bir kısmı, ödünç aldığı dalgaya bırakır ve bir arkadaki dalga sırasına geçer.
    Bu yüzden eninde sonunda bir menzili vardır. C altında bir hızı vardır.

    Burada belki kafanızı karıştıracak ama tek bir dalgadan söz etmiyorum. Her yönden , evrenin genişleme yönünden gelen bir dalgadan söz ediyorum. Bu yüzden parçacık bazında, aynı anda bir çok yönden dalga sırasının etkin işlevi var.
    Bunlardan sadece bir tanesi, o da kütlenin üç uzamsal boyutu ile eşit açıortay yapan vektöre sahip olan dalga (ki şimdiye kadar ele alıp, açıklamaya çalıştığı oydu, EGD) en baskın olanı. "Zaman" kavramımızın kaynağı bu vektöre sahip olan dalgalar.
    Ama bizi etkileyen tek dalga vektörü o değil, diğer yönlerden gelen dalgaların vektörleri de var. Bunların bir kısmı farklı sonuçlar sağlıyor. Mesela, spin, bu tür bir kaynaşmanın bileşkesi...
    Ya da elektromanyetik dalgaların yapısı... (Yakında yayımlayacağım anti-alternatif madde konulu yazıda daha ayrıntılı olacak. Üstelik bol animasyonlu olacak ki kavramları kelimlerden daha verimli anlatabileyim. Bu sitede animasyon, şekil, resim ekleyemiyor oluşumuz büyük kayıp...)

    Sizin görüşleriniz ve düşünceleriniz şu yönden önemli, ben zihnimi başıboş bırakıp bir yerlere varıp, bir sürü hayali ürünler oluşturuken, siz güncel ve bilimsel verilere dayalı bilgilerle, bunların kapılıp, düşnemeden yargılanmadan kabul edilmesini önlüyorsunuz.
    Olayları ve olguları bilimsel olarak kabul edilen şekilde sunarak, diğer okuyucuların baştan çıkmasını önlüyorsunuz. Bu yüzden size müteşekkirim.

    Not: "Hayali ürünler" derken, salt hayal gücünün ürettiği fantastik ürünleri değil, aldığım bilgilerin zihnimde yoğrulmuş şeklini kast ediyorum. Yani asla, fotonun hızının C altına düşeceğini söylemiyorum. Ya da hızlanınca, zamanın etkilenmeyeceğini... O kadar da hayali değiller yani...








  • 0
    Teşekkür ederim Burtay Bey.
    Dürüst olduğumuz ve birbirimizi anladığımız sürece hem kendimize hem de çevremize çok faydamız dokunacaktır. Benim eleştirilerimi yapıcı olarak algıladığınız için (ki, gerçekten öyleler) çok rahatım. Hiç bir zaman, hiç kimseye şahsi bir menfi eleştirim olmaz. Tüm gayretim, insanların doğru bilgi edinmesi ve yanlış, spekülatif, yanıltıcı şeylere inanmalarına engel olmak, sağlıklı düşünmelerine yardımcı olmak.

    Işığı hapsetme konusu mümkün. Tam yansıma sağlayacak şekilde karşılıklı iki ayna arasında ışık gidip gelerek, sapmadan sürekli bir durumda kalabilir. Buradan, "yaklaşımımın özü" dediğiniz konuya gelmek istiyorum. Bir sistemin enerjisinin zamanla tükenmesi gerektiğini düşünüyorsunuz. Sistem bazında haklısınız. Geri besleme olmadan hiç bir çok parçacıklı sistem varlığını sürdüremez. Burada hemfikiriz. Ama, "enerjinin korunumu" bağlamında vurgulanan şey, "en küçük enerji paketinin daha fazla küçülüp azalması mümkün olamayacağı için yok olamaması, enerjinin paketler halinde olması dolayısı ile bir yerden sonra daha fazla tükenemeyeceği kabul edilir. (Benim eksi enerji kavramım da işte bu en küçük paketin iki adet eksi enerjili parçacığa bozunabileceğini öngörüyor.) Ama bizim evrenimizin içinde bu paketin bozunma ihtimali yok. Bunun olması için evrenin çok fazla genişlemiş ve maddenin iyice yayılmış olması gerekir. (Öyle ki, en küçük parçacığın bile ulaşıp etkileşebileceği bir başka parçacıktan çok uzakta olması gerekir.)

    Bir elektronun titreşimi ile etrafa aktardığı enerji tükeniyor diyorsunuz. Parçacık veya kuantum kuramı bunu öngörmez sanıyorum. Bir elektron sadece foton soğurup, yayımlayarak enerji kazanıp, kaybedebilir. Burada en küçük paket bir tek foton enerjisidir. Ondan daha küçük enerji paketi yoktur. Elektron hareketi yüzünden de enerji kaybeder diyorsanız bu da mümkün değildir. Elektron dalga boyu ve hız-kütle durumu yüzünden enerji kaybedip yozlaşamaz. Bir parçacığı gittikçe daha küçük bir yere sıkıştırırsanız, öyle bir yere gelirsiniz ki hızı ışık hızını aşar. Aslında tüm parçacıklar böyledir. Asla konumları ve hızları aynı anda belirli olamaz. Eğer parçacığı salınım yapamayacağı kadar küçük bir alana sıkıştırırsanız o parçacık öyle bir enerji kazanır ki tüm limitleri aşar ve ortadan kaybolup başka bir yerde ortaya çıkar. Yani, hiç bir parçacığın her hangi bir değeri asla sıfır olamaz. Bu durum onların kütleleri ve momentumları arasındaki ilişki yüzünden korunumludur. Biri sıfır olursa, diğeri sonsuz olur ve bu da mümkün değildir. Kuantum fiziği bazı şeylerin neden öyle olduğu konusunda bir yanıt ortaya koyamasa da sonuçlar ve işleyiş bakımından işe yarar durumdadır. Yani, "üzümü ye, bağı sorma" durumu gibi...Ama işe yarar...
    Necmi Tüfek 22 Nisan 2017
  • 0
    Necmi Bey,
    İyi geceler...
    Çalışmayı bitirdim.
    http://evreneyenibirbakis.blogspot.com.tr/2017/04/anti-madde-nerede.html
    Bir ara bakarsınız belki.

    Elektronun titreşimi ile enerji kaybetme durumu, kuantum kuramında yok. Parçacığın doğal hali olarak kabul ediliyor ve daha fazla sorgulanmıyor.

    Ama eğer Higgs alanı veya benzeri bir şey var ise, bu titreşim sonucu bu ortamla etkileşime girmesi ve enerjisini kısmi olarak dağıtması (kaybetmesi demiyorum bu sefer) gerekir.

    Parçacık yaklaşımı, Einstein'ın haklı olduğu model için mükemmel. Bu tür bir alan da olmadığı için, enerji bu başı boşlukta sonsuza kadar en küçük paketçik olarak kalıyor.
    Bu hem mantıklı hem de makul. Bu konuyu tartışmıyorum bile. Foton, en küçük evrensel enerji taşıyıcı olduğu için, elektronun onunla enerji alması ve kaybetmesi doğal.

    Ama eğer ya Maxvell'in sezgileri haklıysa? Bir parçacığın sıkıştırılması sonucu kazandığı enerji potansiyelini nasıl açıklardı? Ya da elektronun potasniyelini korumasını?

    Evrende her şey bu kadar içiçe ve etkileşimli iken, elektronların bundan bağımsız olabileceği (küçüklükleri sayesinde) şüphe doğuruyor. (Tabii bunda bilgi eksikliğiminde payı vardır.)
  • 0
    Maşallah Burtay Bey, hayal gücünüz müthiş çalışıyor. Bloğunuza baktım. Onun için görüşlerimi artık sabah yazarım.

    Ama unuturum belki diye şu EMD ler hakkında asıl can alıcı noktayı (yani bana göre) belirtmeden uyuyamayacağımı anladım.
    Maxwell mücadeleyi neden kaybetti? Esirin ne olduğunu açıklayamadığı için...
    Siz kuramınızı neden kabul ettiremeyeceksiniz? EMD nin ne olduğunu, nereden kaynaklandığını ispat edemeyeceğiniz için...

    Kuantum fizikçileri sizi anlayamaz. Nedeni çok basit. Çünkü parçacıksız dalga olmaz. Bir dalga varsa, mutlaka onu tamamlayan bir kütle, bir parçacık olması gerekir. Çünkü dalga özelliği parçacığın tamamlayıcı bir unsurudur. Kütle ve dalga boyu ters orantılıdır. Küçük kütle büyük dalga boyu, büyük kütle küçük dalga boyu anlamına gelir. Yani bir insanın bile dalga özelliği vardır ama çok çok küçük olduğu için farkedilemez. İnsana göre çok küçük olan parçacıkların da belirgin ve baskın dalga özellikleri vardır. Kütlesiz olanların ise dalga özelliği evren boyunca uzanabilir. Ama bu sizi hemen umutlandırmasın. Çünkü ne diyeceğinizi biliyorum. EMD nin de kütlesiz olduğunu söyleyeceksiniz. Ama foton örneği kütlesizlik sizi kurtarmaz. Çünkü foton aynı zamanda parçacıktır da. Üstelik dalga boyu uzadıkça enerjisi azalır. Yani ısı olarak ölçülürse kozmik mikrodalga fon ışıması gibi mutlak sıfıra çok yaklaşır ve hiç bir şeyi taşıyacak gücü olmaz. Sizin EMD ise taşıyıcı olduğu için fotondan çok daha fazla yoğun olmalıdır. Yani, evrene taşıyamayacağı kadar fazla enerji yüklemiş oluyorsunuz ve bunun matematik bir izahı olmaz sanırım. (Karanlık madde deseniz bile taşıyıcı olmak için yeterli değil bence. Yani yoğunluğu...)
    Necmi Tüfek 23 Nisan 2017
  • 0
    Necmi Bey,
    Merhaba... :-) Teşekkürler.

    Bu arada, Yurt dışından takip edenler bile EGD olarak kullanıyor. Öyle mailliyor. EMD nedir, neyi temsil ediyor bilmiyorum.
    EGD, (Evrensel Genişleme Dalgaları) uzay dokusunu dalgalandıran dalgaların kısa adı. Uzay bu şekilde Uzay-Zaman oluyor.
    Bu yüzden EGD'nin kütlesi yok. Kütlenin sebebi kendisi zaten.


    Bu dokunun ispatına gelince, Higgs alanı var ise ya da öngördüğüm şekilde Küresel Enerji Paketçikleri (KEP) ise bunun nasıl ispatlanacağı amaca ve tekniğe bağlı.
    Örneğin, açılacak bir sıfır noktası için gereken enerji miktarına bakmak lazım.
    Gerçekten boşluk aralamak için, uzay-zaman dokusuna ne kadar kuvvet gerekiyor? (Cevabı bilmiyorum) ama böyle bir kuvvet gerekiyorsa, o zaman uzay dokusu gerçekte boşluk değildir bence. Neyi aralamaya çalışıyor?
    Veya arka plan ışımasında görülen enerji ortalama yoğunluğu nedir?
    Doku-eter-esir olarak bu enerji yoğunluğunu kullanıyorum sadece.

    Maxwell dönemi bilgi birikimi ve bakışı, o dönemin kalıplaşmış yaklaşımları ile mücadelede şekilleniyordu. Arka plan ışımasından bile haberleri yoktu. Parçacık düzeyine bile inmemişlerdi. Hatta elektronun atom etrafındaki hareketini bile doğru tanımlamamışlardı henüz.

    Yani Maxwell'in ispat etmesine olanak yoktu. O imkanlara yapılan eter-esir deneyini incelerseniz, aynı deneyi su içinde yapsalardı, sonuç aynı olurdu. Su yoktur sonucuna ulaşırlardı.

    Çünkü aradıkları maddesel temeli olan ve tepki veren bir nesne idi.
    Ses dalgalarının atmosferdeki hareketi gibi bir sonuç umuyorlardı eğer esir olsaydı.
    Dünya dönüyor, onun dönüşüne kapılan esir de dönüyor, böylece ışık dönme yönünde ve ters yönde iken farklı hızlarda olmaları gerekiyor. Eğer esir var ise... Deneyin özü bu. Yani biri dalga hareket ile dalga-hareket olmayan farklı bir doğrultudaki ışığın hızını kıyasladılar. Sonuçta da ışık hızı aynı çıktı. Yanıldıklarını, esir olmadığını kabul ettiler.

    Oysa bu dokuyu dalgalandırdığınızda karşınıza kütle çıkıyor. O da "zaman genişlemesi" yoluyla bu hızı etkiliyor. Üstelik hızlanan nesne için zamanın yavaşlayacağını da bilmiyorlardı. :-)

    (Çok derine girmeyeceğim, doğru olduğuna emin olmadığım bir konuda, fazla da kafa karıştırmama gerek yok. Sadece bu bakışımın, olgulara nasıl yaklaştığını anlatmaya çalışıyorum. Sonuç almam gereken bir iş yapacak olsam, kendi teorime göre değil, bilimin söylediği ile hareket ederim. Garantili olması, çekici olmasından daha önemli...:-)

    Evren enerji paketçiklerinden oluşmuş bir dokuya sahip bence. Sizinkinden farkı, EGD sayesinde akışkanlar. Bütün olay bu başka bir şey yok.
    Bir leğen kumu salladığınız zaman kazandığı akışkanlık gibi. Bu akışkan ortamın kendisi bir sistem.
    Ya da donmuş suyu titreşirip çözüyoruz ve akışkan hale getiriyoruz.
    Oluşan bu akışkan doku, foton veya herhangi bir parçacık taşımaz ki. Fotonu taşıyan bu suya (akışkana) sokulan bir parmakla oluşan dalgalar.
    Dalgaların ulaşabileceği en yüksek hız da, suyu akışkana çeviren titreşim dalgalarının hızı.
    Taşıyıcı olan, bu akışkana verilen etkiler yani elektromanyetik dalgalar, fotonlar, kütleler, Vs.vs.
  • 0
    Ben sizi anlıyorum Burtay Bey. Sadece sizi biraz sıkıştırmak için böyle davranıyorum. Yoksa kuram açısından "zar" kuramı aynen sizin gibi düşünür. Zaten sicim kuramının geldiği ve tıkandığı son noktadır. Kütle çekimi o kuramı da sarsıyor. Hani bir ara kapalı sicimlerden bahsetmiştiniz. İşte zar kuramına göre sadece kütleçekim parçacıkları kapalı sicimlerdir ve zara bağlı olmadıkları için serbest hareket ederler. Kütleçekimini böyle açıklamak zorunda kalmışlardır. Bu da kuramın sonu demektir. Yani, hesap dışı, denklem dışı bir gücü denkleme dahil etmenin zorluğu her kuramda işi bozuyor.

    Ben EMD derken elektromanyetik dalga olarak alıyorum. Şimdi siz EGD diye onun da altında başka bir dalga sistemi olduğunu belirtiyorsunuz. Evrenin genişleme dalgaları... İlk beş milyar yıl sonunda kütleçekimi evrenin genişlemesini neredeyse durduracak hale getirdiğinde EGD ler enerjiyi nereden almış olabilirler? (İş olsun diye soruyorum, şimdi aklıma geldi.)

    Evreni bir leğen gibi kapalı ve sıvı gibi bir yoğun malzemeyle dolu olarak hayal etmek biraz pahalı bir sistem. Yani çok masraflı...
    Necmi Tüfek 23 Nisan 2017
  • 0
    Evet, yolda (işteyim şu an) EMD'yi çözdüm ve utandım. Yazımı silemve düzeltme imkanı da kalmamıştı. Kusuruma bakmayın. E mi?

    Kapalı zarların bağımsızlığı aynı zamanda bir riski daha getiriyor. Bu parçacıklar rahatlıkla evren dışına çıkabilir. Bu durumda evrendeki kütleçekim kuvvet dengesinin değişmesi gerekiyor olabilir.
    Çünkü kütle çekimini hala parçacık yapısındaki özel nesnelerin etki-tepki (graviton alış-verişi) ilkesine benzetmeye çalışıyorlardı.

    Ama kütleçekimini düşük basınç alanı olarak kabul ediyorum. Çok özel bir parçacığa ihtiyaç yok. "Uzayın kendi dokusu" bu parçacıkları sağlıyor zaten.
    Graviton varlığı mı yoksa varlığına işaret eden bir etki mi ispatlandı hatırlamıyorum ama graviton konusunda %100 kesinlik olmadığını sanıyorum. Daha araştırmalar sürüyor olmalı.
    Eğer doğru yoldaysam, akışkan içinde hareket eden nesnelerin, hareket yönlerinin tersindeki (arkasındaki) düşük basınç alanındaki akışkan parçacıklarının durumu incelenirse, hareketlerininin graviton tepkileriyle bazı ortak noktalar taşıyacağını düşünüyorum.

    Bu arada esir konusunda aklıma bir şey geldi yolda, Bu önce Çin2in sonra Nasa'nın geliştridiği EMDrive motorlarını (Elektromanyetik motorları) dalga ve akışkan mantığında ele alınca anlmaka ve kavramak kolay oluyor.
    Oysa fiziğin temellerinden olan momentumun korunumu ve Newton2un 3ncü yasası etki-tepki yasalarını ihlal ediyor.
    Nasa araştırma ve çalışmalardan vaz geçmiş değil, 2017 itibariyle hala geliştiriyor ve Mars projesine yetiştirmek için düşünüyorlar.
    Bu "EMmotorun çalışmasını", bir tür esir-eter'in varlığına ispat gibi geliyor bana...
    (Bana göre ise hareket doğrultusunda zıt yönde yüksek basınç alanı oluşturuyorlar. Eğer bir de öndeki basıncı düşürecek sönümleyici karşıt dalga frekansına yaklaşırlarsa, çok hızlı bir araca dönüştürebilecekler.)

    Yazınızın son kısmındaki evrenin genişlemesinin yavaşlamasını ve artmasını daha önce hiç ele almamıştım. Biraz incdeleyip, mümkün olan en kısa zamanda bu gediği de kapatacağımı umuyorum.

    EGD enerjisini, evrenin genişlemesinden alıyor. Yani evrenin iç tarafındaki basınç onu genişletirken, bu genişleme sağlayan kuvvetin zayıf bir yansıması... Eğer evrenin genişlemesi yavaşlamış ise bu dalgaların taşıdığı enerji de azalmıştır. Ama bu durumda daha küçük bir toplam evren olduğu için, bunun etkisi yavaşlamış olmalı. Yani bir bakıma "zaman" genişlemiş olmalı gibi geliyor.
    Net cevap hakkımı sonraya saklıyorum, izninizle...:-) (?)

  • 0
Yorum yazabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Giriş Yap

Facebook ile Bağlan